Ah ne güzel şarkıydı Moon River… Beynimdeki Breakfast at Tiffany’s kutusunda Audry Hepburn’un yüzünden bile daha çok yer kaplıyor. Melankolik taşra kızının kahvaltısını yapmaktan büyük zevk duyduğu yer olan Tiffany’nin de başrolde olduğu o ünlü filmi nihayet seyredebildim. Audry Hepburn’ün bütün sevimliliğine rağmen film beni çok hüzünlendirdi… Holly (Audry Hepburn) ulaşmak istediği hedef için bir ileri- iki geri giderken içindeki büyük hüzün ve boşluktan dolayı yere yığılmamak için kendisini yoğun neşe ve özgürlükle(!) örülü bir kutuya hapsetmişti. Ona deli de deseler, sahtekâr da, Holly yine de kendisini koruyan kalkanını bırakmaya niyetli değildi… Bir gün filmin diğer kahramanı Paul çıkagelir, Holly ile tanışır, arkadaş olurlar. Paul Holly’nin içindeki boşluğu doldurduğundan mı, yoksa hüznünü bertaraf etmeye başladığından mıdır, Holly’nin içinde bir çeşit huzur bulduğu hapishanesinin duvarları sarsılır… Of Allah’ım ne korkutucu şeydir o! Sırtınızı güvenle dayadığınız şey (hapishane duvarı olsa bile) sarsılırsa ne yaparsınız? İçinizdeki boşluk ne olacak? O duvarlar olmadan ayakta kalabilir misiniz ki? Holly korkmakta çok haklıydı. Kim olsa onun yaptığı şeyi yapardı… Tabi ki onu sarsan adamdan kaçardı. Holly de kaçtı. Ancak bu işe yaradı mı? Cevabı biliyorsunuz; “hayır”. Çünkü sarsılan duvarları onarmak kolay değildir. İçinizdeki boşluğun dolmasıyla kendinizde fark ettiğiniz değişik hallerden vazgeçmek de… Hem zaten Paul’ün de dediği gibi; kaçmak sorunu çözmez, “sen” yine “sen”in yanındasın. Aslında Holly’i son anda uyandıran muhteşem Tiffany’nin muhteşem ve gösterişli mücevherlerinin tam tersine kraker kutusundan çıkmış basit bir yüzüktür (üzerinde Tiffany’nin ihtişamından nasiplenen harf işlemeleri vardır yalnız…).
Not: Kediye bayıldım, küvetten bozma kanepeyi, uyku bandını ve kulak tıkaçlarını çok çok sevdim…
27 Nisan 2011 Çarşamba
3 Nisan 2011 Pazar
Bittersweet
Başka bir zaman... Başka mekanlar... Başka hayatlar... Başka kırgınlıklar. Ama hep kırgınlıklar... Ve umut... 'Belki bu sefer...'
Kadınların çok güzel, erkeklerin çok yakışıklı, herkesin darling, dear, honey ve telefon çevirme çubuklarının gerçek olduğu bir zamanın hikayesi Breakfast at Tiffany's. Hep masalsı değildir ilk karşılaşmalar belki ama Paul uyurken yangın merdivenine bakan pencereden odasıne giren Holly'nin güzelliği ancak bu kelimeyle tariflenebilir.
Hayatına bakıldığında kaynağı kolay kolay bulunamayacak bir canlılığa sahiptir Holly. Zengin bir adamla evlenip rahat bir yaşam sürme idealinin peşinde, nereye gittiğine ya da gidemediğine çok da dikkat etmeden devam eder.
Paul ise, mavi uyku maskesi ve yarıya iliklenmiş gömleği ile hayatına giren Holly'yi, "There was once a very lovely, very frightened girl. She lived alone except for a nameless cat." kelimeleriyle tarifleyecektir uzun zamandır ara verdiği yazarlığa dönüş yaptığı "My Friend" hikayesinin başlangıcında.
Holly ve Paul, 50 yıl sonrasının bugünü için dahi sıradışı geçmişlerini omuzlarında taşımaktan yorgun, daha önce yapmadıkları çılgınlıkları hayata geçirecekleri bir gün geçirmeye karar verirler birlikte. Sadece ikisine ait olacak bir gün. Filmin en eğlenceli dakikaları bu kararla başlar. Ve ihtimaldir ki her eğlence hüzne gebedir, zira o günün ardından, Holly kapatır kapılarını Paul'e.
Çok vakitler sonra karşılaştıklarında, Holly artık Paul'ün tanıdığı Holly değildir. Onu Holly yapan, Mr. Golightly'yi azad ederken ona söylediği cümlelerdeki vahşi yanını kaybetmiş, idelize ettiğini elde edebilmek uğruna, kendisini ehlileştirmiştir.
It's a mistake you always made trying to love a wild thing. You were always lugging home wild things. A hawk with a broken wing, a full grown wildcat with a broken leg, remember? There's something. You mustn't give your heart to a wild thing. The more you do, the stronger they get until they're strong enough to fly into a tree, then to higher trees, then to the sky.
Holly'nin hayalini kurduğu hayata her zamankinden yakın, kendisine her zamankinden uzak olduğu bu karelerden öyle bir hüzün taşar ki, hayal kırıklıklarının açtığı kesiğe basılan 'her işte bir hayır vardır'lar daha da anlam kazanır. Duvardaki çerçeve eğrilse olduğu yere çöküp ağlamaya başlayacak bir sinir buhranının eşiğinde kadınlar gibi. Orada ama aslında değil...
Mutlu sonla kapatır Breakfast at Tiffany's perdelerini ancak filmden mahoş bir tat kalır geriye. Ve... Yalnızlığın attığı çiziklerden kurtulmak için ruhunu satmaya hazır insan gerçeği... Uçuşan tülleriyle altına küçük bir kasabayı sığdırabilecek genişlikteki Holly şapkaları... Lacivert bir gecenin karanlığını siyah danteller altına gizlemiş duvar kağıtları... Parmaklar arasındaki sigaradan dağılan Audrey Hepburn zerafeti...
Ne Breakfast at Tiffany's ne de Audrey Hepburn ile direkt ilişkili ama biraz da gülelim...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)