27 Nisan 2011 Çarşamba

Diamonds Are a Girl’s Best Friend

Ah ne güzel şarkıydı Moon River… Beynimdeki Breakfast at Tiffany’s kutusunda Audry Hepburn’un yüzünden bile daha çok yer kaplıyor. Melankolik taşra kızının kahvaltısını yapmaktan büyük zevk duyduğu yer olan Tiffany’nin de başrolde olduğu o ünlü filmi nihayet seyredebildim. Audry Hepburn’ün bütün sevimliliğine rağmen film beni çok hüzünlendirdi… Holly (Audry Hepburn) ulaşmak istediği hedef için bir ileri- iki geri giderken içindeki büyük hüzün ve boşluktan dolayı yere yığılmamak için kendisini yoğun neşe ve özgürlükle(!) örülü bir kutuya hapsetmişti. Ona deli de deseler, sahtekâr da, Holly yine de kendisini koruyan kalkanını bırakmaya niyetli değildi… Bir gün filmin diğer kahramanı Paul çıkagelir, Holly ile tanışır, arkadaş olurlar. Paul Holly’nin içindeki boşluğu doldurduğundan mı, yoksa hüznünü bertaraf etmeye başladığından mıdır, Holly’nin içinde bir çeşit huzur bulduğu hapishanesinin duvarları sarsılır… Of Allah’ım ne korkutucu şeydir o! Sırtınızı güvenle dayadığınız şey (hapishane duvarı olsa bile) sarsılırsa ne yaparsınız? İçinizdeki boşluk ne olacak? O duvarlar olmadan ayakta kalabilir misiniz ki? Holly korkmakta çok haklıydı. Kim olsa onun yaptığı şeyi yapardı… Tabi ki onu sarsan adamdan kaçardı. Holly de kaçtı. Ancak bu işe yaradı mı? Cevabı biliyorsunuz; “hayır”. Çünkü sarsılan duvarları onarmak kolay değildir. İçinizdeki boşluğun dolmasıyla kendinizde fark ettiğiniz değişik hallerden vazgeçmek de… Hem zaten Paul’ün de dediği gibi; kaçmak sorunu çözmez, “sen” yine “sen”in yanındasın. Aslında Holly’i son anda uyandıran muhteşem Tiffany’nin muhteşem ve gösterişli mücevherlerinin tam tersine kraker kutusundan çıkmış basit bir yüzüktür (üzerinde Tiffany’nin ihtişamından nasiplenen harf işlemeleri vardır yalnız…).
Not: Kediye bayıldım, küvetten bozma kanepeyi, uyku bandını ve kulak tıkaçlarını çok çok sevdim…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder