
film müziklerinden en sevdiğim:
jun miyake: the here and after
sahne I.
sanki bir tohummuş da topraktan bitmiş gibi kadınlar uzandıkları topraktan kalkıyor, beyaz kombinezonları toz toprak içinde. sonra toplaşıyorlar bir araya, ayrılıyorlar bir kenara. ayrılıyorlar yabancıdan. yabancı bir adam ama erkekler topluluğuna da yabancı, sanki sürülmüş gibi. kadınlar da yanaşmaya korkuyor yabancıya. sonra biri düşüyor kollarına, giyiyor kırmızı kombinezonu adamın ellerinden. kızıl elmayı havva değil adem veriyor bu defa ama sürgün elmadan önce başlıyor ve sonrasında kadın ve erkek topluluğu, ayrık iki grup bir araya geliyor, bir kere aşk değdi diye mi türlerine yoksa aşkı dışarda tutmak için mi?
sahne II.
açık hava, ağaçların arasında bir kadın, uzun şifon eteği ve bir adam yürüyorlar. kadın bırakıyor kendini sırtüstü, adam geçiyor arkasından tutuyor kadını düşmeden, güven sınavından geçiyor adam. sonra kadın parkın beton kısmına geçiyor ve yine bırakıyor kendini yere bu defa yüzüstü hem de betona, adam yine tutuyor kadını düşmeden, hep geçiyor sınavları adam.
sahne III.
sahnede bir oda dekoru, her tarafta sandalyeler var, sandalyeden başka bir şey yok odada, kapılar var sadece. kadın kör ve ilerliyor, adam önünden sandalyeleri kaldırıyor kadın geçtikçe, adam kendini heba ediyor bu uğurda ama kadına birşey olmuyor neticede. sonra kadının karşısına bir adam çıkıyor, sarılıyor da bir el geliyor onlara müdahele ediyor. müdahele dediysem sarılmayın diyen bir müdahele değil, şöyle sarılın diyen bir müdahele hani foucault'nun tarif ettiği pozitif baskı gibi.iktidar baskısını her zaman ne yapmamamız gerektiğini söyleyerek kurmaz, bazen de yapacağımız şeyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyerek kurar. böyle sevişilir der ama kadın ve adam direnirler, sonra el çekilir aralarından da adamla kadın artık kendi kendilerini baskılayan olurlar bir zaman ve sonra artık o baskının yokluğunu anlayıp da sarıldıkları ilk anın sıcaklığı.
sahne IV.
bir kadın ilerliyor, bir adam kadının önüne sandalye koyuyor. az evvelki sahnede bir adam bir kadının yolundan sandalye kaldırıyordu, şimdi tam tersi. kadın sandalyenin altından sürünerek geçiyor, başka bir adam geliyor sandalyenin üstünden geçiyor, sonra üçüncü adam sandalyenin üstüne başka sandalye koyuyor. kadın iki sandalye arasından yine estetik bir hareketle geçiyor, adam geliyor sandalyenin altından süzülerek geçiyor, bu hareketler ve sandalye yükseltmeler devam ediyor. bazen önümüze engeller konur ve tam da bu engeller yol göstericidir aynı zamanda, çit çekmek gibi.
sınırlar imkanlardır aynı zamanda.
sahneler böyle sürüp gittikçe pina'nın insanlarla ilgili detayları yakalayan ve bunu güzel temsillerle sahneleyen nazarı bende hayranlık uyandırdı, pina'yı anlatan sanatçıların anlattıkları ise imrenme duygusu.
pina'yı şu heykeltraş gibi hayal ediyorum, hani taşa bakıp da içinden çıkabilecek heykeli gören gibi, dansçılarından birine "sen çok kırılgansın, senin güçlü yanın da bu işte" diyen, diğerine " yalnızca aşk için dansetmelisin" ve diğerine "mimiklerini, jestlerini, hareketlerini sahiplen, onlar senin" tavsiyesinde bulunan, başka bir dansçıyı biraz daha delirmeye davet eden bir heykeltraş.