ah latifeciğim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ah latifeciğim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2011 Pazar

vrak vrak

şu konuştuğumuz aklı başında dilden başka dilleri seviyorum hep, sinemanın, resmin, müziğin, dansın dilini.metaforların, şiirlerin ve oyunların dilini. bir çocukla ya da bir hayvanla iletişim kurarken kendimi özgür ve rahat hissettiren de bu dil sınırlarından başka bir dile çıkma imkânı. sonra büyüdükçe unutuyoruz belki çocukken konuştuğumuz bu tabii dili. tabii olanı seviyorum, bazen sokak kedilerinin tabiatlarınca yaşayıp gidişlerine özenirken buluyorum kendimi. o yüzden bu film daha en başından çaldı kalbimi, bir nehrin iki kıyısında kuş sesleri çıkararak köprüye doğru koşan kosmos ve venüs'ün sahnesiyle. bir an gelir hiç tanımadığın bir erkeğe usulca sokulup merhaba diyebilirsin belki ama ya hiç tanımadığın bir erkeğin karşısına gecip "vraak" diyebilir misin? diyebilsek keşke.

-güzeller güzeli; yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. şimdi bak, içimin oynaması benden ruzgar çıkaracak. sen, sen, senin adın var mı?
+adım, neptün olsun.
-senin adın neptün olsun, benim de kosmos. sol elin başımın altında olsun, sağda beni kucaklasın...

ve bir kapıya gidip "sizi bedenimle ve ruhumla sevmeye geldim" de diyebilsek keşke, battal gibi.

bağırsak kuşlar gibi, kollarımız var sarılsak keşke, kelimelerden başka.
film kelimelerden başka dille konuşmayı anlatmış, hayvan ve insan tabiatının birliğini, iyi ya da kötü olmadan tabiatınca yaşama halini ve başka başka şeyleri, kelimelerden başka bir dille sinema diliyle.. anlattıklarının bazıları benim başımın üstündeki düşünce bulutlarıydı, dolmuş dolmuştu da yağmamıştı, dökülmemişti kelimeye, yağmur olup yere. yeşermemişti bir anlam, kosmos'la bir film yeşermiş ne güzel.

"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi...
hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı, hem de insanoğlunun yüreği kötülükle dolu ve ömürleri devamınca yüreklerinde delilik var ve sonra ölülere katılıyorlar. çünkü bütün yaşayanlarla beraber olan için ümit var, çünkü sağ köpek ölü aslandan iyi, çünkü yaşayanlar biliyorlar ki ölecekler fakat ölüler bir şey bilmez ve artık onlar için bir ödül yok. çünkü onların anılması unutulmuş..."

mesela bu kısımdaki iki ayrı tema, başım üstünde düşünce balonu olur ara ara.. daha geçtiğimiz günlerde geldi kondu mesela tepeme, yazayım dedim o günlerde, tam da insanlar depremzedeler için " taşladıkları askere muhtaç oldular" dedikleri sırada.. sanki taşladıkları için başlarına bu gelmiş gibi hani fuhuş ve içkiden olan adapazarı depremi gibi.. "hak ettiler, layıklarını buldular" dan ötesi var bu duruşta, ben bu hallerden masumum, öyleyse dertten kederden azade yaşayabilirim güvencesi de var sanki... oysa ne iyilik, ne dindarlık, ne vatanseverlik, ne zenginlik koruyamaz insanı acıdan "hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"...

ve filmdeki sinema dili öyle güçlü ki, başka bir filmde gayet kitabi durabilecek bu diyaloglar metin metin sırıtmıyor filmin içinde..


11 Eylül 2011 Pazar

Ay'ı gördüm Allah, amentübillah :)

9-10 yaşlarındayken büyüyünce astronot olmayı isterdim, istekten ziyade uzak bir hayal diyelim. Bu dünyanın sınırlarını aşıp göğe yükselen o insanlar bana çok insanüstü gelirdi.
Sam Bell'in kızının "Benim babam bir Astronot" dediği sahne çok anlamlıydı benim için bu yüzden, "Benim babam cumhurbaşkanı ile (teşbihte hata olmasın) benim babam peygamber" arasında bir şey gibi çınladı kulağımda. Sonra öyle büyük hayalleri bir kenara koydum. Ama 17 yaşlarımda yazdığım şiirlere aydaki denizlerin ismini verdim, "mare serenitatis", "mare imbrium" gibi. Ne var ki ,Aydaki denizler dünyamızın denizleri kadar romantik görünmüyor, bildiğin krater- kraker değil, kriter değil- ama söylenişi çok romantik, mare serenitatis, durgunluk denizi... Mustafa Ulusoy'un terapi olarak (terapi diye yazdım ilk başta, "diye" kelimesi anlama ne fena alaycılık katıyormuş) önerdiği şeyi yapıyordum akşamları, odamın balkonundan göğe bakıp yazıyor, hayaller kuruyor, arınıyor, dinleniyordum. Sanırım Sam Bell'e bu teknikten bahsetsek acı acı gülerdi. Aldatılmış Sam Bell, adanmış ve aldatılmış. Aldatılmışlığına duyduğum merhamet klon olduğu fikriyle neden kırılmaya uğruyor bilmiyorum, klonlara acınmaz mı?

"Rock'n Roll, Tanrı Amerika'yı korusun."

"Kroyejenik koruma kapsülü, üç gün süren Dünya'ya dönüş yolculuğunuz boyunca sizi derin bir uykuya yatırmak için tasarlandı yerine getirdiğiniz muhteşem görevi ve başardıklarınızdan ötürü ailenizin sizinle ne kadar gurur duyduğunu düşünün"

Görev söz konusu olunca hangimiz klon değiliz ki?
Acırım ben klonlara. Merhamet güzel duygudur, kalbi inceltir. Ve ay denizlerinin aslında krater olduğunu unutursak, yeryüzünden bakıldığında romantiktir.


"Bütün ihtiyacımız olan
enerjinin.. tam tepemizde olduğu kimin
aklına gelirdi ki?
Ayın Gücü...

Geleceğimizin Gücü."

burası mare serenitatis,
en çok burayı severim, burada susmayı.

2 Haziran 2011 Perşembe

yalanımı sevsinler yalansız dönmüyor dünya

bu yaz gerçekten ilginçti. bak adlarını bile hatırlamıyorum, insan beraber tatile gittiği insanların ismini unutur mu, unuttum işte, neleri unutmadım ki.. neyse, bordeaux yakınlarında bir yere gittik, ay ne güzeldi deniz, ne harikaydı kumsal. tabii tatil sadece deniz ve kumsal demek değil, insan huzur arıyor en başta. bunlar da çok değişik tiplerdi. ev sahibimiz amcanın garip takıntıları, öfke patlamaları vardı. bir de bunların güya yakın bir arkadaşları kaza geçirmiş, hastanedeymiş, onu orada bırakmış, kalkmış tatile gelmişler.. neyse ben sesimi çıkarmadım, tatilimi yaptım, zaten misafirim yanlarında ama hiç de içime sinmedi ne yalan söyleyeyim bu halleri. sonra tatilin ortasında bir şey oldu, daha fazla dayanamadım, ayrıldım yanlarından. bu sinirli ev sahibi amca en yakın arkadaşının çocuğunu çok fena azarladı herkesin içinde. yok artık dedim içimden, bir bahane bulup tüydüm ordan, biraz daha güneyde bir yerlere geçip tatilime orada devam ettim.. asıl hikaye orda başlıyor işte..

bu adamların halleri, bence tutarsızlıkları, ilişkilerindeki belirsizlikleri filan çok düşündürdü beni, zaten yalnız başına tatil yapan bir insan naapar, bolca düşünür. oturdum kendi tutarsızlıklarımı, belirsizliklerimi, yalanlarımı saydım. tam beş buçuk sağlam yalan buldum, sonra da unuttum. unutmayıp napacaktım, yalnız başına tatil yapan bir insan naapar? unutur.

hikaye tam da orda başladı işte. öyle güzel unuttum ki, nasıl güzeldi anlatamam.

12 Mayıs 2011 Perşembe

Pina


film müziklerinden en sevdiğim:
jun miyake: the here and after



sahne I.

sanki bir tohummuş da topraktan bitmiş gibi kadınlar uzandıkları topraktan kalkıyor, beyaz kombinezonları toz toprak içinde. sonra toplaşıyorlar bir araya, ayrılıyorlar bir kenara. ayrılıyorlar yabancıdan. yabancı bir adam ama erkekler topluluğuna da yabancı, sanki sürülmüş gibi. kadınlar da yanaşmaya korkuyor yabancıya. sonra biri düşüyor kollarına, giyiyor kırmızı kombinezonu adamın ellerinden. kızıl elmayı havva değil adem veriyor bu defa ama sürgün elmadan önce başlıyor ve sonrasında kadın ve erkek topluluğu, ayrık iki grup bir araya geliyor, bir kere aşk değdi diye mi türlerine yoksa aşkı dışarda tutmak için mi?

sahne II.

açık hava, ağaçların arasında bir kadın, uzun şifon eteği ve bir adam yürüyorlar. kadın bırakıyor kendini sırtüstü, adam geçiyor arkasından tutuyor kadını düşmeden, güven sınavından geçiyor adam. sonra kadın parkın beton kısmına geçiyor ve yine bırakıyor kendini yere bu defa yüzüstü hem de betona, adam yine tutuyor kadını düşmeden, hep geçiyor sınavları adam.

sahne III.

sahnede bir oda dekoru, her tarafta sandalyeler var, sandalyeden başka bir şey yok odada, kapılar var sadece. kadın kör ve ilerliyor, adam önünden sandalyeleri kaldırıyor kadın geçtikçe, adam kendini heba ediyor bu uğurda ama kadına birşey olmuyor neticede. sonra kadının karşısına bir adam çıkıyor, sarılıyor da bir el geliyor onlara müdahele ediyor. müdahele dediysem sarılmayın diyen bir müdahele değil, şöyle sarılın diyen bir müdahele hani foucault'nun tarif ettiği pozitif baskı gibi.iktidar baskısını her zaman ne yapmamamız gerektiğini söyleyerek kurmaz, bazen de yapacağımız şeyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyerek kurar. böyle sevişilir der ama kadın ve adam direnirler, sonra el çekilir aralarından da adamla kadın artık kendi kendilerini baskılayan olurlar bir zaman ve sonra artık o baskının yokluğunu anlayıp da sarıldıkları ilk anın sıcaklığı.




sahne IV.

bir kadın ilerliyor, bir adam kadının önüne sandalye koyuyor. az evvelki sahnede bir adam bir kadının yolundan sandalye kaldırıyordu, şimdi tam tersi. kadın sandalyenin altından sürünerek geçiyor, başka bir adam geliyor sandalyenin üstünden geçiyor, sonra üçüncü adam sandalyenin üstüne başka sandalye koyuyor. kadın iki sandalye arasından yine estetik bir hareketle geçiyor, adam geliyor sandalyenin altından süzülerek geçiyor, bu hareketler ve sandalye yükseltmeler devam ediyor. bazen önümüze engeller konur ve tam da bu engeller yol göstericidir aynı zamanda, çit çekmek gibi.
sınırlar imkanlardır aynı zamanda.

sahneler böyle sürüp gittikçe pina'nın insanlarla ilgili detayları yakalayan ve bunu güzel temsillerle sahneleyen nazarı bende hayranlık uyandırdı, pina'yı anlatan sanatçıların anlattıkları ise imrenme duygusu.

pina'yı şu heykeltraş gibi hayal ediyorum, hani taşa bakıp da içinden çıkabilecek heykeli gören gibi, dansçılarından birine "sen çok kırılgansın, senin güçlü yanın da bu işte" diyen, diğerine " yalnızca aşk için dansetmelisin" ve diğerine "mimiklerini, jestlerini, hareketlerini sahiplen, onlar senin" tavsiyesinde bulunan, başka bir dansçıyı biraz daha delirmeye davet eden bir heykeltraş.