12 Haziran 2011 Pazar

Wake me up when it's quitting time.








Mekan: Ay
Zaman: Kayıp
Mevcut: Gerty & Sam
s


Yaşamı bilmek üzerine kuruyoruz. Hatıralarımız kim olduğumuza dair bilgi veriyor, hayallarimiz nasıl bir 'kim' kurmak istediğimize. Ve bir anıyı kaybetmenin attığı kesik, bir gerçeği kaybetmenin acısından daha hafif olmuyor.

Moon yalnızlık ve kayıp kavramlarına açılmış yeni bir pencere. 3 yıldır tek başına görev yaptığı ay üssünde eşinden gelen mesajlara, minik kızının fotoğraflarına ve 2 hafta sonra eve dönecek olma fikrine tutunarak yaşayan Sam bir kaza geçirir. Ve öğrenir ki, izlediği mesajlar yıllar öncesine ait, küçük kızı 15 yaşına gelmiş, eşi çokta ölmüş ve kendisi Sam'in bir klonu.

Hatırasına sahip olduğumuz hiçbir şeyi aslında tam anlamıyla kaybetmediğimizi hatırlattı bana Moon. Ve gidecek bir yerimiz olduğu sürece kaybolmayacağımızı... Hayatın; geçtiğimiz yollar, arkada bıraktıklarımız ve istikamet aldıklarımızın toplamı olduğunu... Yolun; keşke, iyi ki, belki de, bir dahaki sefere'lerle dolu olduğunu ve yürümeye devam ettiğimiz sürece hangisinin fazla olduğunun çok da öneminin kalmadığını... Bugün ben dediğimizle dün kim olduğumuz arasındaki bağı... Dünün ve günün beni kim olursa olsun, başka bir ben kurmanın mümkünlüğünü... Ve inanmayı... İhtimal kaybolduğunda, geriye pek bir şey kalmadığını.

Sam'e eşlik eden bir robot var, adı Gerty. Sam'in saçlarını kesip, yemeğini hazırlıyor ve "Konuşmak iyi gelebilir, neyin var Sam?" diye arada hatır soruyor. Minik bir ekranı ve konuşmanın seyrine göre şaşkından mutluya, üzgünden kararsıza dönen bir yüzü var. Sam nasıl bir oyunun içinde olduğunu keşfetme sürecindeyken sorular sordu Gerty'ye. Öfkeleyle, çaresizlikle, yalvararak kimi zaman... Gerty programı gereği Sam'in sorularını dolaylı cevaplarla karşıladı ve bunu yaparken gülümseyişini hiç kaybetmedi. Aktarılan duyguyla paralel olmayan bir gülümseyişin ne kadar sinir bozucu olabileceğini ve ortaya koyulan duyguya saygısızlık hissi uyandırdığını bir kez daha gösterdi o sahneler bana. Acısını sonsuz sananın, acının sonluluğuna inananı dinlerken hissettiği de buna benzer bir şey mi, düşünülesi.

Son not; bütün filmlerin müziklerini Clint Mansell yapsın.












I hope life on earth is everything you remember it to be.

2 Haziran 2011 Perşembe

yalanımı sevsinler yalansız dönmüyor dünya

bu yaz gerçekten ilginçti. bak adlarını bile hatırlamıyorum, insan beraber tatile gittiği insanların ismini unutur mu, unuttum işte, neleri unutmadım ki.. neyse, bordeaux yakınlarında bir yere gittik, ay ne güzeldi deniz, ne harikaydı kumsal. tabii tatil sadece deniz ve kumsal demek değil, insan huzur arıyor en başta. bunlar da çok değişik tiplerdi. ev sahibimiz amcanın garip takıntıları, öfke patlamaları vardı. bir de bunların güya yakın bir arkadaşları kaza geçirmiş, hastanedeymiş, onu orada bırakmış, kalkmış tatile gelmişler.. neyse ben sesimi çıkarmadım, tatilimi yaptım, zaten misafirim yanlarında ama hiç de içime sinmedi ne yalan söyleyeyim bu halleri. sonra tatilin ortasında bir şey oldu, daha fazla dayanamadım, ayrıldım yanlarından. bu sinirli ev sahibi amca en yakın arkadaşının çocuğunu çok fena azarladı herkesin içinde. yok artık dedim içimden, bir bahane bulup tüydüm ordan, biraz daha güneyde bir yerlere geçip tatilime orada devam ettim.. asıl hikaye orda başlıyor işte..

bu adamların halleri, bence tutarsızlıkları, ilişkilerindeki belirsizlikleri filan çok düşündürdü beni, zaten yalnız başına tatil yapan bir insan naapar, bolca düşünür. oturdum kendi tutarsızlıklarımı, belirsizliklerimi, yalanlarımı saydım. tam beş buçuk sağlam yalan buldum, sonra da unuttum. unutmayıp napacaktım, yalnız başına tatil yapan bir insan naapar? unutur.

hikaye tam da orda başladı işte. öyle güzel unuttum ki, nasıl güzeldi anlatamam.

Big Fat Lies

"Küçük Beyaz Yalanlar" aslında çok da küçümsenemeyecek ve masum olmayan yalanlara bulanmış karakterlerin olduğu bir film. Ortada dolaşan yalanları sadece birbirlerine değil, kendilerine de söylüyorlar. Yalan söyleyerek kendi kendine ihanet etmek çok saçma durmuyor mu? İnsan kendisine hiç böyle bir acı yaşatır mı? Mutlu olmak için gezen, eğlenen, ideallerinin peşinden koşan, çalışıp yorulan, fiziksel ihtiyaçlarını en üst seviyede karşılamaya çalışan kimse hiç böyle bir şey yapar mı? Çok salakça görünse de yapar, yapıyoruz...
Filmde yedi arkadaş çok sevdikleri bir arkadaşları hastanede ölümle pençeleşirken "mantıklı" olup, onun yanında kalsalar da bir şey değişmeyeceği için her yıl beraber yaptıkları tatillerini bu yıl da atlatmadan yapmaya karar verirler. Ancak akıllarının bir kenarında kalan ve vicdanen arada bir onları rahatsız eden şey sadece bu değildir. Sevgiliye ihanet, "yanlış" kişiyi sevmek, kimi-neyi sevdiğini bilememek... Daha çok şey vardır onların aklını ve vicdanını dürten.
Yukarıda yazdıklarımı okuyunca filmde bolca kullanılan müziklerin fazla neşeli olduğunu düşünmeye başladım. Bunun yanında film içinde aslında acı bir durumdan beslenen komik hallerin de fazlalığı ile filmin dengesini bozduğunu düşünüyorum. Filmin hikayesi iyi ama çok çok daha iyi işlenebilirdi. Çünkü anlatmak istediği ile seçtiği anlatım şekli uyumlu gitmiyordu. Yine de düşündüren yanlarıyla seyre değer bir filmdi.