30 Mayıs 2011 Pazartesi

Can You Hear Me Now?


Les Petits Mouchoirs, Küçük Beyaz Yalanlar, 2010 yapımı bir Fransız filmi. Jeux d'enfants'la tanıştığım, Last Night'ta hayranlıkla seyrettiğim Guillaume Canet tarafından yazılıp yönetilmiş olan filmde, mekanların ve müziğin ustalıklı kullanımı oldukça ön plana çıkıyor.

Farklı ilişki biçimlerinin, yaşamın dönemeçlerinden geçerken hangi şiddet ve şekillerde dönüşüm yaşabileceğinin; arkadaşların; eşlerin; eski sevgililerin; hala sevgililerin; birden fazla sevgililerin; arkadaşına aşık olanların; arkadaşının aşkına muhatab olanların; eski sevgilileri geri kazanmanın; mevcut sevgilileri kaybetmenin; açık bir balkon kapısından duyulmayı beklemelerin; zifir siyahı saçları ve akdeniz yanığı gitarıyla kapıya gelen adamları geri göndermenin, bilinci yarıya kapalı birine pişmanlığı ve huzuru anlatmanın; babasının hırsını oğlundan çıkarmanın; arkadaşının mezarına sevdiği sahilin toprağını dökmenin, onun, bunun ve ötekinin hikayesi.


http://fizy.com/#s/1lsslu
Damien Rice
Cold Water


Eski bir atasözünün dediği gibi; kadayıfın kaymağı, yazının dedikodusu...
Filmin ilginç karakterlerinden birini oynayan Marion Cotillard, 2003 yılında Jeux d'enfants'ın başrolünü Guillaume Canet'le paylaşmıştı. Çift birkaç gün önce bir erkek çocuk sahibi olmuş. Gökten üç elma... Üçü de onların başına...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

gölgesinde dinleneceğin ağacı sırtında taşımak



"I'm not interested in how people move;
I'm interested in what makes them move."
- Pina Bausch

Bir kadın. Sade. Yüzünden zaman geçmiş. Saçlarında tozu var. Kelimeleri bilge. Dedi ki, "Bazı deneyimler vardır, onları anlatmak için kurduğumuz cümleler, içimizdeki yansımalarının çağrıştırdıklarından başka bir şey değildir. Kelimelerde karşılıkları yoktur çünkü. Farklı şekillerde anlatmayı deneriz onları. Mesela dansla." Pina bu cümlelerle başlıyor...

...ve kırmızı bir elbiseyle. kalpler çevresinde pervane. kırmızı, ateş. pernavaye ateş, aşk. dokunmayan perişan. dokunan kül. her bedenin korkuyu giyinişi farklı. ürkeklik baki. ve kollarından kavrayınca seni hayat, başka yüzlerde bakarken kendi yüzüne, 'ben olmam' demek beyhude.


bir zamanlar olduğun şeyin hayalini tavaf yerine,
başka başka sen'ler olabilmenin heyecanına sarılmak




odalar dolusu sandalye. masa. ovalar dolusu bir kadın. gözleri kapalı. kolları açık. sadece kendi duyduğu bir müzikle dans ediyor. sadece kendi içindeki bir uçsuzluk fikri üzerine. bir adam. pervane. sandalyeler, masalar deviriyor. yol açıyor, mümkün kılıyor.


taşı toprak, engebeyi düz, zoru mümkün kılan bir güce teslim olmak




tutku bir nesne olsa, mıktanıs olurdu bir diğer mıknatısa kenetli. tutkunun kolları olsaydı, böyle sarardı meftunu olduğunu. bir kadın. bir adam. kadının beli adamın koluna, kadının yüzü adamın boynuna sözlü. sonra başkası. hayır öyle olmaz, böyle. öyle olmak varken böyle olmak niye? öyle olmaz, böyle. ama niye? böyle! ama... böyle böyle böyle. böyle.


olacağına varırken ara duraklarda durmak,
durmak, durmak ama en sonunda illa ki olacağını olmak.




Yürüyor kadın. Kırmızı kelimeler ayaklarına bulaşıyor. O yürüyor. Adama. Adam duruyor. Bir kararlı ardını dönmüşlükle. Duruyor adam. Vardığında kadın adama, topuklarına kırmızı kelimeler dökülüyor. Ve dönüyor adam. Kadına değil, dönmeye gidiyor. Bir sisli cinnet geçiyor kırmızı kelimelerin içinden. Adam gidiyor. Kelimeler peşinde. Ayakları kan kırmızı oluyor. Üzerine bastıklarının keskisi derin. Adam duruyor. Tutuyor adam. Bırakıyor. Kırmızı kelimeler içinden geçiyor kadın. Bir adamdan geçemiyor. Adam sabit. Kadın dönüyor, dönüyor, dönüyor. Yine de gidiyor adam. Bileklerine kırmızı kelimeler takılı bir kadın peşinde. Gidiyor.


stay


Şimdilerin güzellerinin sınırları cetvelle çizilmiş bir örnekliğine inat
güzelliğini kendine has eşsizliğinden alan bir film Pina.
Pina Bausch anısına...

20 Mayıs 2011 Cuma

Keşif

Yeni bir deneyim yaşamak hem çok heyecan vericidir hem de merakı tetikler, ve sorgulamalar başlar bu bilmediğimiz şey hakkında.

Neden bu kadar heyecan vericiydi? Kısa bir sürede içime hücum eden bu duygular nedir? Coşku o kadar yoğun oluyor ki diğer duygularımı fark etmem zorlaşıyor. Ya da bu kadar duygu bir aradayken ben bunun adına sadece coşku diyebiliyorum. Şimdi düşününce hüzün aklıma geliyor, sonra özlem, sevgi, tutku, korku, güven, şefkat... Evet, ben Pina'yı seyrederken bunları hissettim. Daha önce tanımadığım bir kadının, hakkında az şey bildiğim modern dansa adanmış hayatını anlatan filmi seyrettim. Bir belgesel ama alışık olduğumuzdan farklı. Onun hayatını hazırladığı kareografilerle öğrenmeye çağırdı bizi yönetmen. Pina'nın duygularını, düşüncelerini, yaşam biçimini gösterileriyle öğrenmeye çalıştık. Arkadaşları/dansçıları Pina'yı dans ederek anlattı. Kamera karşısında oturup ondan bahsederken ağızlarını kıpırdatmadılar. Aynı danstaki gibi vücutlarını kullandılar. Ses sonradan eklenen bir ayrıntıydı sanki.

Pina ve arkadaşlarının bedenlerini ve ruhlarını dansa bu kadar adamaları beni çok etkiledi... Sahne sanatlarında beklenen de budur zaten. Ama ben daha önce hiç bir sahne gösterisinde bu kadarına şahit olmadım. Oyunculardan çokça duyduğum "oyun başlayınca o karakter olurum artık" sözünün ne demek olduğunu Pina ve arkadaşları çok iyi gösterdi. Ne demiş Pina "Dance, dance... Otherwise we are lost"...

Kadın-erkek ve insan-doğa ilişkisi üzerine söylenenler (gösterilenler) Pina'nın anlattıklarından en çok aklımda kalanlar. Kadın ile erkeğin arasındaki iletişimi, sevgiyi ve tutkuyu Pina'nın gözüyle görmek güzel bir deneyim oldu benim için. Hayata karşı bambaşka bir yerden bakışı keşfettim...

12 Mayıs 2011 Perşembe

Pina


film müziklerinden en sevdiğim:
jun miyake: the here and after



sahne I.

sanki bir tohummuş da topraktan bitmiş gibi kadınlar uzandıkları topraktan kalkıyor, beyaz kombinezonları toz toprak içinde. sonra toplaşıyorlar bir araya, ayrılıyorlar bir kenara. ayrılıyorlar yabancıdan. yabancı bir adam ama erkekler topluluğuna da yabancı, sanki sürülmüş gibi. kadınlar da yanaşmaya korkuyor yabancıya. sonra biri düşüyor kollarına, giyiyor kırmızı kombinezonu adamın ellerinden. kızıl elmayı havva değil adem veriyor bu defa ama sürgün elmadan önce başlıyor ve sonrasında kadın ve erkek topluluğu, ayrık iki grup bir araya geliyor, bir kere aşk değdi diye mi türlerine yoksa aşkı dışarda tutmak için mi?

sahne II.

açık hava, ağaçların arasında bir kadın, uzun şifon eteği ve bir adam yürüyorlar. kadın bırakıyor kendini sırtüstü, adam geçiyor arkasından tutuyor kadını düşmeden, güven sınavından geçiyor adam. sonra kadın parkın beton kısmına geçiyor ve yine bırakıyor kendini yere bu defa yüzüstü hem de betona, adam yine tutuyor kadını düşmeden, hep geçiyor sınavları adam.

sahne III.

sahnede bir oda dekoru, her tarafta sandalyeler var, sandalyeden başka bir şey yok odada, kapılar var sadece. kadın kör ve ilerliyor, adam önünden sandalyeleri kaldırıyor kadın geçtikçe, adam kendini heba ediyor bu uğurda ama kadına birşey olmuyor neticede. sonra kadının karşısına bir adam çıkıyor, sarılıyor da bir el geliyor onlara müdahele ediyor. müdahele dediysem sarılmayın diyen bir müdahele değil, şöyle sarılın diyen bir müdahele hani foucault'nun tarif ettiği pozitif baskı gibi.iktidar baskısını her zaman ne yapmamamız gerektiğini söyleyerek kurmaz, bazen de yapacağımız şeyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyerek kurar. böyle sevişilir der ama kadın ve adam direnirler, sonra el çekilir aralarından da adamla kadın artık kendi kendilerini baskılayan olurlar bir zaman ve sonra artık o baskının yokluğunu anlayıp da sarıldıkları ilk anın sıcaklığı.




sahne IV.

bir kadın ilerliyor, bir adam kadının önüne sandalye koyuyor. az evvelki sahnede bir adam bir kadının yolundan sandalye kaldırıyordu, şimdi tam tersi. kadın sandalyenin altından sürünerek geçiyor, başka bir adam geliyor sandalyenin üstünden geçiyor, sonra üçüncü adam sandalyenin üstüne başka sandalye koyuyor. kadın iki sandalye arasından yine estetik bir hareketle geçiyor, adam geliyor sandalyenin altından süzülerek geçiyor, bu hareketler ve sandalye yükseltmeler devam ediyor. bazen önümüze engeller konur ve tam da bu engeller yol göstericidir aynı zamanda, çit çekmek gibi.
sınırlar imkanlardır aynı zamanda.

sahneler böyle sürüp gittikçe pina'nın insanlarla ilgili detayları yakalayan ve bunu güzel temsillerle sahneleyen nazarı bende hayranlık uyandırdı, pina'yı anlatan sanatçıların anlattıkları ise imrenme duygusu.

pina'yı şu heykeltraş gibi hayal ediyorum, hani taşa bakıp da içinden çıkabilecek heykeli gören gibi, dansçılarından birine "sen çok kırılgansın, senin güçlü yanın da bu işte" diyen, diğerine " yalnızca aşk için dansetmelisin" ve diğerine "mimiklerini, jestlerini, hareketlerini sahiplen, onlar senin" tavsiyesinde bulunan, başka bir dansçıyı biraz daha delirmeye davet eden bir heykeltraş.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Diamonds Are a Girl’s Best Friend

Ah ne güzel şarkıydı Moon River… Beynimdeki Breakfast at Tiffany’s kutusunda Audry Hepburn’un yüzünden bile daha çok yer kaplıyor. Melankolik taşra kızının kahvaltısını yapmaktan büyük zevk duyduğu yer olan Tiffany’nin de başrolde olduğu o ünlü filmi nihayet seyredebildim. Audry Hepburn’ün bütün sevimliliğine rağmen film beni çok hüzünlendirdi… Holly (Audry Hepburn) ulaşmak istediği hedef için bir ileri- iki geri giderken içindeki büyük hüzün ve boşluktan dolayı yere yığılmamak için kendisini yoğun neşe ve özgürlükle(!) örülü bir kutuya hapsetmişti. Ona deli de deseler, sahtekâr da, Holly yine de kendisini koruyan kalkanını bırakmaya niyetli değildi… Bir gün filmin diğer kahramanı Paul çıkagelir, Holly ile tanışır, arkadaş olurlar. Paul Holly’nin içindeki boşluğu doldurduğundan mı, yoksa hüznünü bertaraf etmeye başladığından mıdır, Holly’nin içinde bir çeşit huzur bulduğu hapishanesinin duvarları sarsılır… Of Allah’ım ne korkutucu şeydir o! Sırtınızı güvenle dayadığınız şey (hapishane duvarı olsa bile) sarsılırsa ne yaparsınız? İçinizdeki boşluk ne olacak? O duvarlar olmadan ayakta kalabilir misiniz ki? Holly korkmakta çok haklıydı. Kim olsa onun yaptığı şeyi yapardı… Tabi ki onu sarsan adamdan kaçardı. Holly de kaçtı. Ancak bu işe yaradı mı? Cevabı biliyorsunuz; “hayır”. Çünkü sarsılan duvarları onarmak kolay değildir. İçinizdeki boşluğun dolmasıyla kendinizde fark ettiğiniz değişik hallerden vazgeçmek de… Hem zaten Paul’ün de dediği gibi; kaçmak sorunu çözmez, “sen” yine “sen”in yanındasın. Aslında Holly’i son anda uyandıran muhteşem Tiffany’nin muhteşem ve gösterişli mücevherlerinin tam tersine kraker kutusundan çıkmış basit bir yüzüktür (üzerinde Tiffany’nin ihtişamından nasiplenen harf işlemeleri vardır yalnız…).
Not: Kediye bayıldım, küvetten bozma kanepeyi, uyku bandını ve kulak tıkaçlarını çok çok sevdim…

3 Nisan 2011 Pazar

Bittersweet


Başka bir zaman... Başka mekanlar... Başka hayatlar... Başka kırgınlıklar. Ama hep kırgınlıklar... Ve umut... 'Belki bu sefer...'
Kadınların çok güzel, erkeklerin çok yakışıklı, herkesin darling, dear, honey ve telefon çevirme çubuklarının gerçek olduğu bir zamanın hikayesi Breakfast at Tiffany's. Hep masalsı değildir ilk karşılaşmalar belki ama Paul uyurken yangın merdivenine bakan pencereden odasıne giren Holly'nin güzelliği ancak bu kelimeyle tariflenebilir.
Hayatına bakıldığında kaynağı kolay kolay bulunamayacak bir canlılığa sahiptir Holly. Zengin bir adamla evlenip rahat bir yaşam sürme idealinin peşinde, nereye gittiğine ya da gidemediğine çok da dikkat etmeden devam eder.
Paul ise, mavi uyku maskesi ve yarıya iliklenmiş gömleği ile hayatına giren Holly'yi, "There was once a very lovely, very frightened girl. She lived alone except for a nameless cat." kelimeleriyle tarifleyecektir uzun zamandır ara verdiği yazarlığa dönüş yaptığı "My Friend" hikayesinin başlangıcında.
Holly ve Paul, 50 yıl sonrasının bugünü için dahi sıradışı geçmişlerini omuzlarında taşımaktan yorgun, daha önce yapmadıkları çılgınlıkları hayata geçirecekleri bir gün geçirmeye karar verirler birlikte. Sadece ikisine ait olacak bir gün. Filmin en eğlenceli dakikaları bu kararla başlar. Ve ihtimaldir ki her eğlence hüzne gebedir, zira o günün ardından, Holly kapatır kapılarını Paul'e.
Çok vakitler sonra karşılaştıklarında, Holly artık Paul'ün tanıdığı Holly değildir. Onu Holly yapan, Mr. Golightly'yi azad ederken ona söylediği cümlelerdeki vahşi yanını kaybetmiş, idelize ettiğini elde edebilmek uğruna, kendisini ehlileştirmiştir.
It's a mistake you always made trying to love a wild thing. You were always lugging home wild things. A hawk with a broken wing, a full grown wildcat with a broken leg, remember? There's something. You mustn't give your heart to a wild thing. The more you do, the stronger they get until they're strong enough to fly into a tree, then to higher trees, then to the sky.
Holly'nin hayalini kurduğu hayata her zamankinden yakın, kendisine her zamankinden uzak olduğu bu karelerden öyle bir hüzün taşar ki, hayal kırıklıklarının açtığı kesiğe basılan 'her işte bir hayır vardır'lar daha da anlam kazanır. Duvardaki çerçeve eğrilse olduğu yere çöküp ağlamaya başlayacak bir sinir buhranının eşiğinde kadınlar gibi. Orada ama aslında değil...
Mutlu sonla kapatır Breakfast at Tiffany's perdelerini ancak filmden mahoş bir tat kalır geriye. Ve... Yalnızlığın attığı çiziklerden kurtulmak için ruhunu satmaya hazır insan gerçeği... Uçuşan tülleriyle altına küçük bir kasabayı sığdırabilecek genişlikteki Holly şapkaları... Lacivert bir gecenin karanlığını siyah danteller altına gizlemiş duvar kağıtları... Parmaklar arasındaki sigaradan dağılan Audrey Hepburn zerafeti...
Ne Breakfast at Tiffany's ne de Audrey Hepburn ile direkt ilişkili ama biraz da gülelim...