20 Eylül 2012 Perşembe
les amants du pont neuf
sevgili dudettes,
nerdeyse yıl oldu sizinle beraber film izlemeyi, halbuki ne güzeldi o günler, film izleyip yazdığımız heyecanla birbirimizin yazılarını okuduğumuz.. belki uzun sürmedi ama güzeldi. madem ki özlüyoruz, sizin de özlediğinizi biliyorum evet, neden izlemiyoruz ?
normalde izleyeceğimiz filmi beraber kararlaştırıp aynı anda izliyorduk ama bu filmi izledikten sonra size yazmadan edemedim ahbabiyeler :P iyi bir aşk filmi arıyordum, vyaka henüz bu soruma tristan ve isolde cevabını vermemişti. ben de ekşi sözlüğü açtım ve vazgeçilmez romantik filmler başlığından bu filmi seçtim.. aşkın tam karşılığı bu diyorlardı tarifleyenler..
bundan sonrasını izledikten sonra okuyun he mi?
böyle aşk mı olur? alex'e,michelle'in sevdiği adamı metroda bulup, tehdit ettiğinde kızdım, michelle'le beraber yaptıkları parayı denize attığında gıcık oldum, michelle bir gece ortadan kaybolup sonra geri geldiğinde ona vurduğu zaman michelle'in yerine korktum, sonra kızceğizin görme ümitlerini baltaladığında ise nefret ettim alex'ten. buna tutku diyor insanlar. ama bana öyle geliyor ki, michelle hadi bir şişe şarabı bölüşelim diyerek alex'i uyutup gittiğinde korkuyordu, gitmesine izin vermezdi alex, delirirdi. sonra filmin sonunda yaptığı gibi, ben gidiyorum alex yoruldum dediğinde michelle'le beraber denize atlaması gösterdi ki, alex onu bırakmayacak.. böyleyken bana bu hiç aşk filmi gibi görünmedi. bence michelle kalırken resmen sindirilmiş, korkutulmuş bir kadın olarak kaldı ki ilk fırsatta gider umarım filmin izlemediğimiz devamında :)
siz ne diyorsunuz dudettes? size ne hissettirdi bu film?
18 Aralık 2011 Pazar
Zerre
Battal kendisini bu koskoca evrende bir zerre olarak tanımlar. Zerre olarak evrenin bir numunesi olduğu içindir ki adını Kosmos koyar. Alemlerin yaratılışında bulunan aşk sebebiyle aşkı arar... Belki de kovulduğu bir kasabadan kaçarken başka bir kasabaya yolu düşer. Bazen bir kuş gibi ses çıkaran, bazen bir bitki gibi rüzgarla birlikte savrulan Kosmos, bir çocuğun yaşamasına yardım ederek yabancılar konusunda tereddütlü olan kasaba halkı tarafından kabul görür. Alışık olmadığımız bir adam olan Kosmos başta ne kadar kabul görse de, bu durum uzun sürmeyecektir.Filmin özetinde Kosmos'un bir hırsız olduğu söylenmektedir. Ama ben izleyici insiyatifimi kullanarak bunu kabul etmiyorum. Kosmos ortada başıboş bulduğu kesme şekerlerin kökünü kurutabilir, ama bir dükkana zorla girip de oradan para çalmaz. Bildiğimiz toplum kurallarından bağımsız olsa da kendi ahlak anlayışında gasp yoktur Kosmos'un.
Aşkın insanı ve aslında her canlıyı nasıl değiştirdiğini, içinde var olan enerjiyi açığa çıkardığını bu film bir kez daha göstermektedir. Neptün ve Kosmos'un daha derin bir iletişime geçtikleri sahnelerde iki sevgili kuşlar gibi cıvıldamakta ve birbirleri etrafında dönmektedir adeta.
Son olarak şunu söylemek isterim; bu kasabada insanlar korktuklarından ne kadar sakınırsa sakınsın, kasabaya yabancı bir adam gelmiş, gökten yabancı bir cisim düşmüş, cinayet işlenmiş, hırsızlık yapılmıştır...
Gözleri kapatmak sorunları ortadan kaldırmaz ki...
Not: Filmin harika atmosferi filmi defalarca seyretmek için tek başına bile yeterlidir.
28 Kasım 2011 Pazartesi
Size sarılmaya geldim.
Çay istemiyorum, aşk istiyorum ben.
-Ah, güzeller güzeli! Yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. Şimdi bak, içimin oynaması benden rüzgar çıkaracak. Sen...sen...senin adın var mı?
-Adım Neptün olsun.
-Senin adın Neptün olsun, benim de Kosmos. Sol elin başımın altında olsun, sağı da beni kucaklasın.
Battal'ın sevinci gibi sevinç gördüm mü ben hiç? Gülüşünden, dişlerinin tenine düşürdüğü ışıltıdan, parmak uçlarından taşan bir sevinç. Gözlerindeki ışık aydınlatır 7 şehri 4 mevsim, soluksuz. Unutsak bizden beklenenleri, kendimizden beklediklerimizi, beklemeyi topyekun... de... bir bıraksak içimizin ırmaklarını... sanki bizim sesimizden de çağıl çağıl yayılır hayat.
ben bununla kendimden geçerim.
Not 1: Sermet Yeşil; ne yedirdi, ne içirdi annen sana? Nasıl oldu da bu oldun sen?
Not 2: Karlı bir kışın tadını çıkarmaktan yana nasibi olsun ömrümün.
30 Ekim 2011 Pazar
vrak vrak

şu konuştuğumuz aklı başında dilden başka dilleri seviyorum hep, sinemanın, resmin, müziğin, dansın dilini.metaforların, şiirlerin ve oyunların dilini. bir çocukla ya da bir hayvanla iletişim kurarken kendimi özgür ve rahat hissettiren de bu dil sınırlarından başka bir dile çıkma imkânı. sonra büyüdükçe unutuyoruz belki çocukken konuştuğumuz bu tabii dili. tabii olanı seviyorum, bazen sokak kedilerinin tabiatlarınca yaşayıp gidişlerine özenirken buluyorum kendimi. o yüzden bu film daha en başından çaldı kalbimi, bir nehrin iki kıyısında kuş sesleri çıkararak köprüye doğru koşan kosmos ve venüs'ün sahnesiyle. bir an gelir hiç tanımadığın bir erkeğe usulca sokulup merhaba diyebilirsin belki ama ya hiç tanımadığın bir erkeğin karşısına gecip "vraak" diyebilir misin? diyebilsek keşke.
+adım, neptün olsun.
-senin adın neptün olsun, benim de kosmos. sol elin başımın altında olsun, sağda beni kucaklasın...
ve bir kapıya gidip "sizi bedenimle ve ruhumla sevmeye geldim" de diyebilsek keşke, battal gibi.
bağırsak kuşlar gibi, kollarımız var sarılsak keşke, kelimelerden başka.
film kelimelerden başka dille konuşmayı anlatmış, hayvan ve insan tabiatının birliğini, iyi ya da kötü olmadan tabiatınca yaşama halini ve başka başka şeyleri, kelimelerden başka bir dille sinema diliyle.. anlattıklarının bazıları benim başımın üstündeki düşünce bulutlarıydı, dolmuş dolmuştu da yağmamıştı, dökülmemişti kelimeye, yağmur olup yere. yeşermemişti bir anlam, kosmos'la bir film yeşermiş ne güzel.
"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi...
hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı, hem de insanoğlunun yüreği kötülükle dolu ve ömürleri devamınca yüreklerinde delilik var ve sonra ölülere katılıyorlar. çünkü bütün yaşayanlarla beraber olan için ümit var, çünkü sağ köpek ölü aslandan iyi, çünkü yaşayanlar biliyorlar ki ölecekler fakat ölüler bir şey bilmez ve artık onlar için bir ödül yok. çünkü onların anılması unutulmuş..."
mesela bu kısımdaki iki ayrı tema, başım üstünde düşünce balonu olur ara ara.. daha geçtiğimiz günlerde geldi kondu mesela tepeme, yazayım dedim o günlerde, tam da insanlar depremzedeler için " taşladıkları askere muhtaç oldular" dedikleri sırada.. sanki taşladıkları için başlarına bu gelmiş gibi hani fuhuş ve içkiden olan adapazarı depremi gibi.. "hak ettiler, layıklarını buldular" dan ötesi var bu duruşta, ben bu hallerden masumum, öyleyse dertten kederden azade yaşayabilirim güvencesi de var sanki... oysa ne iyilik, ne dindarlık, ne vatanseverlik, ne zenginlik koruyamaz insanı acıdan "hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"...
ve filmdeki sinema dili öyle güçlü ki, başka bir filmde gayet kitabi durabilecek bu diyaloglar metin metin sırıtmıyor filmin içinde..
11 Eylül 2011 Pazar
Ay'ı gördüm Allah, amentübillah :)
9-10 yaşlarındayken büyüyünce astronot olmayı isterdim, istekten ziyade uzak bir hayal diyelim. Bu dünyanın sınırlarını aşıp göğe yükselen o insanlar bana çok insanüstü gelirdi.
Sam Bell'in kızının "Benim babam bir Astronot" dediği sahne çok anlamlıydı benim için bu yüzden, "Benim babam cumhurbaşkanı ile (teşbihte hata olmasın) benim babam peygamber" arasında bir şey gibi çınladı kulağımda. Sonra öyle büyük hayalleri bir kenara koydum. Ama 17 yaşlarımda yazdığım şiirlere aydaki denizlerin ismini verdim, "mare serenitatis", "mare imbrium" gibi. Ne var ki ,Aydaki denizler dünyamızın denizleri kadar romantik görünmüyor, bildiğin krater- kraker değil, kriter değil- ama söylenişi çok romantik, mare serenitatis, durgunluk denizi... Mustafa Ulusoy'un terapi olarak (terapi diye yazdım ilk başta, "diye" kelimesi anlama ne fena alaycılık katıyormuş) önerdiği şeyi yapıyordum akşamları, odamın balkonundan göğe bakıp yazıyor, hayaller kuruyor, arınıyor, dinleniyordum. Sanırım Sam Bell'e bu teknikten bahsetsek acı acı gülerdi. Aldatılmış Sam Bell, adanmış ve aldatılmış. Aldatılmışlığına duyduğum merhamet klon olduğu fikriyle neden kırılmaya uğruyor bilmiyorum, klonlara acınmaz mı?
Sam Bell'in kızının "Benim babam bir Astronot" dediği sahne çok anlamlıydı benim için bu yüzden, "Benim babam cumhurbaşkanı ile (teşbihte hata olmasın) benim babam peygamber" arasında bir şey gibi çınladı kulağımda. Sonra öyle büyük hayalleri bir kenara koydum. Ama 17 yaşlarımda yazdığım şiirlere aydaki denizlerin ismini verdim, "mare serenitatis", "mare imbrium" gibi. Ne var ki ,Aydaki denizler dünyamızın denizleri kadar romantik görünmüyor, bildiğin krater- kraker değil, kriter değil- ama söylenişi çok romantik, mare serenitatis, durgunluk denizi... Mustafa Ulusoy'un terapi olarak (terapi diye yazdım ilk başta, "diye" kelimesi anlama ne fena alaycılık katıyormuş) önerdiği şeyi yapıyordum akşamları, odamın balkonundan göğe bakıp yazıyor, hayaller kuruyor, arınıyor, dinleniyordum. Sanırım Sam Bell'e bu teknikten bahsetsek acı acı gülerdi. Aldatılmış Sam Bell, adanmış ve aldatılmış. Aldatılmışlığına duyduğum merhamet klon olduğu fikriyle neden kırılmaya uğruyor bilmiyorum, klonlara acınmaz mı?
"Rock'n Roll, Tanrı Amerika'yı korusun."
"Kroyejenik koruma kapsülü, üç gün süren Dünya'ya dönüş yolculuğunuz boyunca sizi derin bir uykuya yatırmak için tasarlandı yerine getirdiğiniz muhteşem görevi ve başardıklarınızdan ötürü ailenizin sizinle ne kadar gurur duyduğunu düşünün"
Görev söz konusu olunca hangimiz klon değiliz ki?
Acırım ben klonlara. Merhamet güzel duygudur, kalbi inceltir. Ve ay denizlerinin aslında krater olduğunu unutursak, yeryüzünden bakıldığında romantiktir.
"Bütün ihtiyacımız olan
enerjinin.. tam tepemizde olduğu kimin
aklına gelirdi ki?
Ayın Gücü...
Geleceğimizin Gücü."
burası mare serenitatis,
en çok burayı severim, burada susmayı.
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar...
Yalnızlık iyi midir, kötü müdür?... Aslında ne zaman iyidir, ne zaman kötüdür? Benim için yalnız kalmanın daha iyi olduğu dönemler fazladır. Özellikle son zamanlarda yalnız kalmak istediğim çok olmuştur. Sanırım bu yüzden Moon filmindeki yalnızlığa gıpta ettim.
Filmin kahramanı Sam tamamen yalnız da sayılmazdı. Yanında Asimov'un yasasına bağlı, her daim kendisinin menfaatine çalışan robot arkadaşı Gerty de vardı. Üç yılda bir de resetlenince, gerçek yaşamda çekeceği acılardan daha fazlasını da çekmez ki insan. Çünkü ailesine kavuşup, karısının kalbini yeniden kazanacak olmanın umudu vardır hep...
Herneyse, yazdıklarımın bana da saçma görünen kısımlarını, gidip gelen hafif depresif durumuma bağışlayın... Yalnızlık her zaman gıpta edilecek bir durum değildir. Sam kendisiyle ilgili gerçeğin farkına vardığında da acısı katlanmıştır, ancak acı veren farkındalık onu olabilecek en mutlu sona ulaştırmıştır.
Son olarak; "gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım... ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım..." diye serzenişte bulunmayacak kadar severim yalnızlığı. Fazlasının da zararının farkındayım maalesef...
Not: Fly Me To The Moon diye bir film mi vardı, şarkı mı emin değilim de; filmi düşününce hep o cümle geçiyor aklımdan.
12 Haziran 2011 Pazar
Wake me up when it's quitting time.

Mekan: Ay
Zaman: Kayıp
Mevcut: Gerty & Sams
Yaşamı bilmek üzerine kuruyoruz. Hatıralarımız kim olduğumuza dair bilgi veriyor, hayallarimiz nasıl bir 'kim' kurmak istediğimize. Ve bir anıyı kaybetmenin attığı kesik, bir gerçeği kaybetmenin acısından daha hafif olmuyor.
Moon yalnızlık ve kayıp kavramlarına açılmış yeni bir pencere. 3 yıldır tek başına görev yaptığı ay üssünde eşinden gelen mesajlara, minik kızının fotoğraflarına ve 2 hafta sonra eve dönecek olma fikrine tutunarak yaşayan Sam bir kaza geçirir. Ve öğrenir ki, izlediği mesajlar yıllar öncesine ait, küçük kızı 15 yaşına gelmiş, eşi çokta ölmüş ve kendisi Sam'in bir klonu.
Hatırasına sahip olduğumuz hiçbir şeyi aslında tam anlamıyla kaybetmediğimizi hatırlattı bana Moon. Ve gidecek bir yerimiz olduğu sürece kaybolmayacağımızı... Hayatın; geçtiğimiz yollar, arkada bıraktıklarımız ve istikamet aldıklarımızın toplamı olduğunu... Yolun; keşke, iyi ki, belki de, bir dahaki sefere'lerle dolu olduğunu ve yürümeye devam ettiğimiz sürece hangisinin fazla olduğunun çok da öneminin kalmadığını... Bugün ben dediğimizle dün kim olduğumuz arasındaki bağı... Dünün ve günün beni kim olursa olsun, başka bir ben kurmanın mümkünlüğünü... Ve inanmayı... İhtimal kaybolduğunda, geriye pek bir şey kalmadığını.
Sam'e eşlik eden bir robot var, adı Gerty. Sam'in saçlarını kesip, yemeğini hazırlıyor ve "Konuşmak iyi gelebilir, neyin var Sam?" diye arada hatır soruyor. Minik bir ekranı ve konuşmanın seyrine göre şaşkından mutluya, üzgünden kararsıza dönen bir yüzü var. Sam nasıl bir oyunun içinde olduğunu keşfetme sürecindeyken sorular sordu Gerty'ye. Öfkeleyle, çaresizlikle, yalvararak kimi zaman... Gerty programı gereği Sam'in sorularını dolaylı cevaplarla karşıladı ve bunu yaparken gülümseyişini hiç kaybetmedi. Aktarılan duyguyla paralel olmayan bir gülümseyişin ne kadar sinir bozucu olabileceğini ve ortaya koyulan duyguya saygısızlık hissi uyandırdığını bir kez daha gösterdi o sahneler bana. Acısını sonsuz sananın, acının sonluluğuna inananı dinlerken hissettiği de buna benzer bir şey mi, düşünülesi.
Son not; bütün filmlerin müziklerini Clint Mansell yapsın.

I hope life on earth is everything you remember it to be.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

