18 Aralık 2011 Pazar

Zerre

Battal kendisini bu koskoca evrende bir zerre olarak tanımlar. Zerre olarak evrenin bir numunesi olduğu içindir ki adını Kosmos koyar. Alemlerin yaratılışında bulunan aşk sebebiyle aşkı arar... Belki de kovulduğu bir kasabadan kaçarken başka bir kasabaya yolu düşer. Bazen bir kuş gibi ses çıkaran, bazen bir bitki gibi rüzgarla birlikte savrulan Kosmos, bir çocuğun yaşamasına yardım ederek yabancılar konusunda tereddütlü olan kasaba halkı tarafından kabul görür. Alışık olmadığımız bir adam olan Kosmos başta ne kadar kabul görse de, bu durum uzun sürmeyecektir.
Filmin özetinde Kosmos'un bir hırsız olduğu söylenmektedir. Ama ben izleyici insiyatifimi kullanarak bunu kabul etmiyorum. Kosmos ortada başıboş bulduğu kesme şekerlerin kökünü kurutabilir, ama bir dükkana zorla girip de oradan para çalmaz. Bildiğimiz toplum kurallarından bağımsız olsa da kendi ahlak anlayışında gasp yoktur Kosmos'un.
Aşkın insanı ve aslında her canlıyı nasıl değiştirdiğini, içinde var olan enerjiyi açığa çıkardığını bu film bir kez daha göstermektedir. Neptün ve Kosmos'un daha derin bir iletişime geçtikleri sahnelerde iki sevgili kuşlar gibi cıvıldamakta ve birbirleri etrafında dönmektedir adeta.
Son olarak şunu söylemek isterim; bu kasabada insanlar korktuklarından ne kadar sakınırsa sakınsın, kasabaya yabancı bir adam gelmiş, gökten yabancı bir cisim düşmüş, cinayet işlenmiş, hırsızlık yapılmıştır...
Gözleri kapatmak sorunları ortadan kaldırmaz ki...
Not: Filmin harika atmosferi filmi defalarca seyretmek için tek başına bile yeterlidir.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Size sarılmaya geldim.


Çay istemiyorum, aşk istiyorum ben.


Ağır geldi Kosmos bana. Acı geldi. Avucuma bırakılmış kor gibiydi Battal'ın yalnızlığı, taşınmaz geldi. İnsanın en sık arkasına saklandığı sistemlerden biridir inkâr. Yok dersem, yok olur sanır; yok der ve yok gibi yaşarız. Arkadaşlar, aileler, caddeleri dolduran, otobüslerden taşan, kafelerde karşılıklı oturduğumuz insanlara rağmen, insanlar içinde, insanlarla yan yana, yana yana yalnız olduğumuzu unutursak bir an, yalnız değilmişiz gibi olur. Sonra Battal gider, bir kahvedeki bütün küp şekerleri yer. Küp şekerleri yememeyi, kendisinin olmayanı ellememeyi çok küçükken öğrenen insanlar kahvesinde, yalnız kalır Battal'ın şeker yiyişi. Onaylamaz suskunluklar serilir adımladığı köşelere. Gözlerini kapatıp koşan çocuk pervasızlığı Battal'ın, anlamaz ne olup bittiğini. Kimsenin duymadığı müziklerle dans eder, bilinmedik renklere boyar kendini. Kendisi oldukça, garip olur. Gariplik itilmişliktir, ilkokul sıralarında öğreniriz bunu. Ondandır aralara karışma telaşımız. Ait olmak, kendin olmaktan önemlidir çoğu zaman. Battal alimliğini, kendine ait olmaktan öte yol olmadığını bilmekten alır. Sonra bir Neptün doğar göğüne. Sesine ses, nefesine ateş, aşkına can bir Neptün. Kan yürür kelimelere.



-Ah, güzeller güzeli! Yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. Şimdi bak, içimin oynaması benden rüzgar çıkaracak. Sen...sen...senin adın var mı?
-Adım Neptün olsun. 
-Senin adın Neptün olsun, benim de Kosmos. Sol elin başımın altında olsun, sağı da beni kucaklasın. 






Battal'ın sevinci gibi sevinç gördüm mü ben hiç? Gülüşünden, dişlerinin tenine düşürdüğü ışıltıdan, parmak uçlarından taşan bir sevinç. Gözlerindeki ışık aydınlatır 7 şehri 4 mevsim, soluksuz. Unutsak bizden beklenenleri, kendimizden beklediklerimizi, beklemeyi topyekun... de... bir bıraksak içimizin ırmaklarını... sanki bizim sesimizden de çağıl çağıl yayılır hayat. 


ben bununla kendimden geçerim.







Not 1: Sermet Yeşil; ne yedirdi, ne içirdi annen sana? Nasıl oldu da bu oldun sen?
Not 2: Karlı bir kışın tadını çıkarmaktan yana nasibi olsun ömrümün.






30 Ekim 2011 Pazar

vrak vrak

şu konuştuğumuz aklı başında dilden başka dilleri seviyorum hep, sinemanın, resmin, müziğin, dansın dilini.metaforların, şiirlerin ve oyunların dilini. bir çocukla ya da bir hayvanla iletişim kurarken kendimi özgür ve rahat hissettiren de bu dil sınırlarından başka bir dile çıkma imkânı. sonra büyüdükçe unutuyoruz belki çocukken konuştuğumuz bu tabii dili. tabii olanı seviyorum, bazen sokak kedilerinin tabiatlarınca yaşayıp gidişlerine özenirken buluyorum kendimi. o yüzden bu film daha en başından çaldı kalbimi, bir nehrin iki kıyısında kuş sesleri çıkararak köprüye doğru koşan kosmos ve venüs'ün sahnesiyle. bir an gelir hiç tanımadığın bir erkeğe usulca sokulup merhaba diyebilirsin belki ama ya hiç tanımadığın bir erkeğin karşısına gecip "vraak" diyebilir misin? diyebilsek keşke.

-güzeller güzeli; yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. şimdi bak, içimin oynaması benden ruzgar çıkaracak. sen, sen, senin adın var mı?
+adım, neptün olsun.
-senin adın neptün olsun, benim de kosmos. sol elin başımın altında olsun, sağda beni kucaklasın...

ve bir kapıya gidip "sizi bedenimle ve ruhumla sevmeye geldim" de diyebilsek keşke, battal gibi.

bağırsak kuşlar gibi, kollarımız var sarılsak keşke, kelimelerden başka.
film kelimelerden başka dille konuşmayı anlatmış, hayvan ve insan tabiatının birliğini, iyi ya da kötü olmadan tabiatınca yaşama halini ve başka başka şeyleri, kelimelerden başka bir dille sinema diliyle.. anlattıklarının bazıları benim başımın üstündeki düşünce bulutlarıydı, dolmuş dolmuştu da yağmamıştı, dökülmemişti kelimeye, yağmur olup yere. yeşermemişti bir anlam, kosmos'la bir film yeşermiş ne güzel.

"herkesin başına her şey aynı şekilde geliyor. iyiyle kötünün, cömertle cömert olmayanın başına gelen şey aynı, iyi adam nasılsa suç işleyen de öyle, yemin edenle yeminden korkan aynı birbiri gibi...
hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı, hem de insanoğlunun yüreği kötülükle dolu ve ömürleri devamınca yüreklerinde delilik var ve sonra ölülere katılıyorlar. çünkü bütün yaşayanlarla beraber olan için ümit var, çünkü sağ köpek ölü aslandan iyi, çünkü yaşayanlar biliyorlar ki ölecekler fakat ölüler bir şey bilmez ve artık onlar için bir ödül yok. çünkü onların anılması unutulmuş..."

mesela bu kısımdaki iki ayrı tema, başım üstünde düşünce balonu olur ara ara.. daha geçtiğimiz günlerde geldi kondu mesela tepeme, yazayım dedim o günlerde, tam da insanlar depremzedeler için " taşladıkları askere muhtaç oldular" dedikleri sırada.. sanki taşladıkları için başlarına bu gelmiş gibi hani fuhuş ve içkiden olan adapazarı depremi gibi.. "hak ettiler, layıklarını buldular" dan ötesi var bu duruşta, ben bu hallerden masumum, öyleyse dertten kederden azade yaşayabilirim güvencesi de var sanki... oysa ne iyilik, ne dindarlık, ne vatanseverlik, ne zenginlik koruyamaz insanı acıdan "hayatta herşeyde bela şu ki, herkesin başına gelen şey aynı"...

ve filmdeki sinema dili öyle güçlü ki, başka bir filmde gayet kitabi durabilecek bu diyaloglar metin metin sırıtmıyor filmin içinde..


11 Eylül 2011 Pazar

Ay'ı gördüm Allah, amentübillah :)

9-10 yaşlarındayken büyüyünce astronot olmayı isterdim, istekten ziyade uzak bir hayal diyelim. Bu dünyanın sınırlarını aşıp göğe yükselen o insanlar bana çok insanüstü gelirdi.
Sam Bell'in kızının "Benim babam bir Astronot" dediği sahne çok anlamlıydı benim için bu yüzden, "Benim babam cumhurbaşkanı ile (teşbihte hata olmasın) benim babam peygamber" arasında bir şey gibi çınladı kulağımda. Sonra öyle büyük hayalleri bir kenara koydum. Ama 17 yaşlarımda yazdığım şiirlere aydaki denizlerin ismini verdim, "mare serenitatis", "mare imbrium" gibi. Ne var ki ,Aydaki denizler dünyamızın denizleri kadar romantik görünmüyor, bildiğin krater- kraker değil, kriter değil- ama söylenişi çok romantik, mare serenitatis, durgunluk denizi... Mustafa Ulusoy'un terapi olarak (terapi diye yazdım ilk başta, "diye" kelimesi anlama ne fena alaycılık katıyormuş) önerdiği şeyi yapıyordum akşamları, odamın balkonundan göğe bakıp yazıyor, hayaller kuruyor, arınıyor, dinleniyordum. Sanırım Sam Bell'e bu teknikten bahsetsek acı acı gülerdi. Aldatılmış Sam Bell, adanmış ve aldatılmış. Aldatılmışlığına duyduğum merhamet klon olduğu fikriyle neden kırılmaya uğruyor bilmiyorum, klonlara acınmaz mı?

"Rock'n Roll, Tanrı Amerika'yı korusun."

"Kroyejenik koruma kapsülü, üç gün süren Dünya'ya dönüş yolculuğunuz boyunca sizi derin bir uykuya yatırmak için tasarlandı yerine getirdiğiniz muhteşem görevi ve başardıklarınızdan ötürü ailenizin sizinle ne kadar gurur duyduğunu düşünün"

Görev söz konusu olunca hangimiz klon değiliz ki?
Acırım ben klonlara. Merhamet güzel duygudur, kalbi inceltir. Ve ay denizlerinin aslında krater olduğunu unutursak, yeryüzünden bakıldığında romantiktir.


"Bütün ihtiyacımız olan
enerjinin.. tam tepemizde olduğu kimin
aklına gelirdi ki?
Ayın Gücü...

Geleceğimizin Gücü."

burası mare serenitatis,
en çok burayı severim, burada susmayı.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar...

Yalnızlık iyi midir, kötü müdür?... Aslında ne zaman iyidir, ne zaman kötüdür? Benim için yalnız kalmanın daha iyi olduğu dönemler fazladır. Özellikle son zamanlarda yalnız kalmak istediğim çok olmuştur. Sanırım bu yüzden Moon filmindeki yalnızlığa gıpta ettim.
Filmin kahramanı Sam tamamen yalnız da sayılmazdı. Yanında Asimov'un yasasına bağlı, her daim kendisinin menfaatine çalışan robot arkadaşı Gerty de vardı. Üç yılda bir de resetlenince, gerçek yaşamda çekeceği acılardan daha fazlasını da çekmez ki insan. Çünkü ailesine kavuşup, karısının kalbini yeniden kazanacak olmanın umudu vardır hep...
Herneyse, yazdıklarımın bana da saçma görünen kısımlarını, gidip gelen hafif depresif durumuma bağışlayın... Yalnızlık her zaman gıpta edilecek bir durum değildir. Sam kendisiyle ilgili gerçeğin farkına vardığında da acısı katlanmıştır, ancak acı veren farkındalık onu olabilecek en mutlu sona ulaştırmıştır.
Son olarak; "gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım... ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım..." diye serzenişte bulunmayacak kadar severim yalnızlığı. Fazlasının da zararının farkındayım maalesef...
Not: Fly Me To The Moon diye bir film mi vardı, şarkı mı emin değilim de; filmi düşününce hep o cümle geçiyor aklımdan.

12 Haziran 2011 Pazar

Wake me up when it's quitting time.








Mekan: Ay
Zaman: Kayıp
Mevcut: Gerty & Sam
s


Yaşamı bilmek üzerine kuruyoruz. Hatıralarımız kim olduğumuza dair bilgi veriyor, hayallarimiz nasıl bir 'kim' kurmak istediğimize. Ve bir anıyı kaybetmenin attığı kesik, bir gerçeği kaybetmenin acısından daha hafif olmuyor.

Moon yalnızlık ve kayıp kavramlarına açılmış yeni bir pencere. 3 yıldır tek başına görev yaptığı ay üssünde eşinden gelen mesajlara, minik kızının fotoğraflarına ve 2 hafta sonra eve dönecek olma fikrine tutunarak yaşayan Sam bir kaza geçirir. Ve öğrenir ki, izlediği mesajlar yıllar öncesine ait, küçük kızı 15 yaşına gelmiş, eşi çokta ölmüş ve kendisi Sam'in bir klonu.

Hatırasına sahip olduğumuz hiçbir şeyi aslında tam anlamıyla kaybetmediğimizi hatırlattı bana Moon. Ve gidecek bir yerimiz olduğu sürece kaybolmayacağımızı... Hayatın; geçtiğimiz yollar, arkada bıraktıklarımız ve istikamet aldıklarımızın toplamı olduğunu... Yolun; keşke, iyi ki, belki de, bir dahaki sefere'lerle dolu olduğunu ve yürümeye devam ettiğimiz sürece hangisinin fazla olduğunun çok da öneminin kalmadığını... Bugün ben dediğimizle dün kim olduğumuz arasındaki bağı... Dünün ve günün beni kim olursa olsun, başka bir ben kurmanın mümkünlüğünü... Ve inanmayı... İhtimal kaybolduğunda, geriye pek bir şey kalmadığını.

Sam'e eşlik eden bir robot var, adı Gerty. Sam'in saçlarını kesip, yemeğini hazırlıyor ve "Konuşmak iyi gelebilir, neyin var Sam?" diye arada hatır soruyor. Minik bir ekranı ve konuşmanın seyrine göre şaşkından mutluya, üzgünden kararsıza dönen bir yüzü var. Sam nasıl bir oyunun içinde olduğunu keşfetme sürecindeyken sorular sordu Gerty'ye. Öfkeleyle, çaresizlikle, yalvararak kimi zaman... Gerty programı gereği Sam'in sorularını dolaylı cevaplarla karşıladı ve bunu yaparken gülümseyişini hiç kaybetmedi. Aktarılan duyguyla paralel olmayan bir gülümseyişin ne kadar sinir bozucu olabileceğini ve ortaya koyulan duyguya saygısızlık hissi uyandırdığını bir kez daha gösterdi o sahneler bana. Acısını sonsuz sananın, acının sonluluğuna inananı dinlerken hissettiği de buna benzer bir şey mi, düşünülesi.

Son not; bütün filmlerin müziklerini Clint Mansell yapsın.












I hope life on earth is everything you remember it to be.

2 Haziran 2011 Perşembe

yalanımı sevsinler yalansız dönmüyor dünya

bu yaz gerçekten ilginçti. bak adlarını bile hatırlamıyorum, insan beraber tatile gittiği insanların ismini unutur mu, unuttum işte, neleri unutmadım ki.. neyse, bordeaux yakınlarında bir yere gittik, ay ne güzeldi deniz, ne harikaydı kumsal. tabii tatil sadece deniz ve kumsal demek değil, insan huzur arıyor en başta. bunlar da çok değişik tiplerdi. ev sahibimiz amcanın garip takıntıları, öfke patlamaları vardı. bir de bunların güya yakın bir arkadaşları kaza geçirmiş, hastanedeymiş, onu orada bırakmış, kalkmış tatile gelmişler.. neyse ben sesimi çıkarmadım, tatilimi yaptım, zaten misafirim yanlarında ama hiç de içime sinmedi ne yalan söyleyeyim bu halleri. sonra tatilin ortasında bir şey oldu, daha fazla dayanamadım, ayrıldım yanlarından. bu sinirli ev sahibi amca en yakın arkadaşının çocuğunu çok fena azarladı herkesin içinde. yok artık dedim içimden, bir bahane bulup tüydüm ordan, biraz daha güneyde bir yerlere geçip tatilime orada devam ettim.. asıl hikaye orda başlıyor işte..

bu adamların halleri, bence tutarsızlıkları, ilişkilerindeki belirsizlikleri filan çok düşündürdü beni, zaten yalnız başına tatil yapan bir insan naapar, bolca düşünür. oturdum kendi tutarsızlıklarımı, belirsizliklerimi, yalanlarımı saydım. tam beş buçuk sağlam yalan buldum, sonra da unuttum. unutmayıp napacaktım, yalnız başına tatil yapan bir insan naapar? unutur.

hikaye tam da orda başladı işte. öyle güzel unuttum ki, nasıl güzeldi anlatamam.

Big Fat Lies

"Küçük Beyaz Yalanlar" aslında çok da küçümsenemeyecek ve masum olmayan yalanlara bulanmış karakterlerin olduğu bir film. Ortada dolaşan yalanları sadece birbirlerine değil, kendilerine de söylüyorlar. Yalan söyleyerek kendi kendine ihanet etmek çok saçma durmuyor mu? İnsan kendisine hiç böyle bir acı yaşatır mı? Mutlu olmak için gezen, eğlenen, ideallerinin peşinden koşan, çalışıp yorulan, fiziksel ihtiyaçlarını en üst seviyede karşılamaya çalışan kimse hiç böyle bir şey yapar mı? Çok salakça görünse de yapar, yapıyoruz...
Filmde yedi arkadaş çok sevdikleri bir arkadaşları hastanede ölümle pençeleşirken "mantıklı" olup, onun yanında kalsalar da bir şey değişmeyeceği için her yıl beraber yaptıkları tatillerini bu yıl da atlatmadan yapmaya karar verirler. Ancak akıllarının bir kenarında kalan ve vicdanen arada bir onları rahatsız eden şey sadece bu değildir. Sevgiliye ihanet, "yanlış" kişiyi sevmek, kimi-neyi sevdiğini bilememek... Daha çok şey vardır onların aklını ve vicdanını dürten.
Yukarıda yazdıklarımı okuyunca filmde bolca kullanılan müziklerin fazla neşeli olduğunu düşünmeye başladım. Bunun yanında film içinde aslında acı bir durumdan beslenen komik hallerin de fazlalığı ile filmin dengesini bozduğunu düşünüyorum. Filmin hikayesi iyi ama çok çok daha iyi işlenebilirdi. Çünkü anlatmak istediği ile seçtiği anlatım şekli uyumlu gitmiyordu. Yine de düşündüren yanlarıyla seyre değer bir filmdi.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Can You Hear Me Now?


Les Petits Mouchoirs, Küçük Beyaz Yalanlar, 2010 yapımı bir Fransız filmi. Jeux d'enfants'la tanıştığım, Last Night'ta hayranlıkla seyrettiğim Guillaume Canet tarafından yazılıp yönetilmiş olan filmde, mekanların ve müziğin ustalıklı kullanımı oldukça ön plana çıkıyor.

Farklı ilişki biçimlerinin, yaşamın dönemeçlerinden geçerken hangi şiddet ve şekillerde dönüşüm yaşabileceğinin; arkadaşların; eşlerin; eski sevgililerin; hala sevgililerin; birden fazla sevgililerin; arkadaşına aşık olanların; arkadaşının aşkına muhatab olanların; eski sevgilileri geri kazanmanın; mevcut sevgilileri kaybetmenin; açık bir balkon kapısından duyulmayı beklemelerin; zifir siyahı saçları ve akdeniz yanığı gitarıyla kapıya gelen adamları geri göndermenin, bilinci yarıya kapalı birine pişmanlığı ve huzuru anlatmanın; babasının hırsını oğlundan çıkarmanın; arkadaşının mezarına sevdiği sahilin toprağını dökmenin, onun, bunun ve ötekinin hikayesi.


http://fizy.com/#s/1lsslu
Damien Rice
Cold Water


Eski bir atasözünün dediği gibi; kadayıfın kaymağı, yazının dedikodusu...
Filmin ilginç karakterlerinden birini oynayan Marion Cotillard, 2003 yılında Jeux d'enfants'ın başrolünü Guillaume Canet'le paylaşmıştı. Çift birkaç gün önce bir erkek çocuk sahibi olmuş. Gökten üç elma... Üçü de onların başına...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

gölgesinde dinleneceğin ağacı sırtında taşımak



"I'm not interested in how people move;
I'm interested in what makes them move."
- Pina Bausch

Bir kadın. Sade. Yüzünden zaman geçmiş. Saçlarında tozu var. Kelimeleri bilge. Dedi ki, "Bazı deneyimler vardır, onları anlatmak için kurduğumuz cümleler, içimizdeki yansımalarının çağrıştırdıklarından başka bir şey değildir. Kelimelerde karşılıkları yoktur çünkü. Farklı şekillerde anlatmayı deneriz onları. Mesela dansla." Pina bu cümlelerle başlıyor...

...ve kırmızı bir elbiseyle. kalpler çevresinde pervane. kırmızı, ateş. pernavaye ateş, aşk. dokunmayan perişan. dokunan kül. her bedenin korkuyu giyinişi farklı. ürkeklik baki. ve kollarından kavrayınca seni hayat, başka yüzlerde bakarken kendi yüzüne, 'ben olmam' demek beyhude.


bir zamanlar olduğun şeyin hayalini tavaf yerine,
başka başka sen'ler olabilmenin heyecanına sarılmak




odalar dolusu sandalye. masa. ovalar dolusu bir kadın. gözleri kapalı. kolları açık. sadece kendi duyduğu bir müzikle dans ediyor. sadece kendi içindeki bir uçsuzluk fikri üzerine. bir adam. pervane. sandalyeler, masalar deviriyor. yol açıyor, mümkün kılıyor.


taşı toprak, engebeyi düz, zoru mümkün kılan bir güce teslim olmak




tutku bir nesne olsa, mıktanıs olurdu bir diğer mıknatısa kenetli. tutkunun kolları olsaydı, böyle sarardı meftunu olduğunu. bir kadın. bir adam. kadının beli adamın koluna, kadının yüzü adamın boynuna sözlü. sonra başkası. hayır öyle olmaz, böyle. öyle olmak varken böyle olmak niye? öyle olmaz, böyle. ama niye? böyle! ama... böyle böyle böyle. böyle.


olacağına varırken ara duraklarda durmak,
durmak, durmak ama en sonunda illa ki olacağını olmak.




Yürüyor kadın. Kırmızı kelimeler ayaklarına bulaşıyor. O yürüyor. Adama. Adam duruyor. Bir kararlı ardını dönmüşlükle. Duruyor adam. Vardığında kadın adama, topuklarına kırmızı kelimeler dökülüyor. Ve dönüyor adam. Kadına değil, dönmeye gidiyor. Bir sisli cinnet geçiyor kırmızı kelimelerin içinden. Adam gidiyor. Kelimeler peşinde. Ayakları kan kırmızı oluyor. Üzerine bastıklarının keskisi derin. Adam duruyor. Tutuyor adam. Bırakıyor. Kırmızı kelimeler içinden geçiyor kadın. Bir adamdan geçemiyor. Adam sabit. Kadın dönüyor, dönüyor, dönüyor. Yine de gidiyor adam. Bileklerine kırmızı kelimeler takılı bir kadın peşinde. Gidiyor.


stay


Şimdilerin güzellerinin sınırları cetvelle çizilmiş bir örnekliğine inat
güzelliğini kendine has eşsizliğinden alan bir film Pina.
Pina Bausch anısına...

20 Mayıs 2011 Cuma

Keşif

Yeni bir deneyim yaşamak hem çok heyecan vericidir hem de merakı tetikler, ve sorgulamalar başlar bu bilmediğimiz şey hakkında.

Neden bu kadar heyecan vericiydi? Kısa bir sürede içime hücum eden bu duygular nedir? Coşku o kadar yoğun oluyor ki diğer duygularımı fark etmem zorlaşıyor. Ya da bu kadar duygu bir aradayken ben bunun adına sadece coşku diyebiliyorum. Şimdi düşününce hüzün aklıma geliyor, sonra özlem, sevgi, tutku, korku, güven, şefkat... Evet, ben Pina'yı seyrederken bunları hissettim. Daha önce tanımadığım bir kadının, hakkında az şey bildiğim modern dansa adanmış hayatını anlatan filmi seyrettim. Bir belgesel ama alışık olduğumuzdan farklı. Onun hayatını hazırladığı kareografilerle öğrenmeye çağırdı bizi yönetmen. Pina'nın duygularını, düşüncelerini, yaşam biçimini gösterileriyle öğrenmeye çalıştık. Arkadaşları/dansçıları Pina'yı dans ederek anlattı. Kamera karşısında oturup ondan bahsederken ağızlarını kıpırdatmadılar. Aynı danstaki gibi vücutlarını kullandılar. Ses sonradan eklenen bir ayrıntıydı sanki.

Pina ve arkadaşlarının bedenlerini ve ruhlarını dansa bu kadar adamaları beni çok etkiledi... Sahne sanatlarında beklenen de budur zaten. Ama ben daha önce hiç bir sahne gösterisinde bu kadarına şahit olmadım. Oyunculardan çokça duyduğum "oyun başlayınca o karakter olurum artık" sözünün ne demek olduğunu Pina ve arkadaşları çok iyi gösterdi. Ne demiş Pina "Dance, dance... Otherwise we are lost"...

Kadın-erkek ve insan-doğa ilişkisi üzerine söylenenler (gösterilenler) Pina'nın anlattıklarından en çok aklımda kalanlar. Kadın ile erkeğin arasındaki iletişimi, sevgiyi ve tutkuyu Pina'nın gözüyle görmek güzel bir deneyim oldu benim için. Hayata karşı bambaşka bir yerden bakışı keşfettim...

12 Mayıs 2011 Perşembe

Pina


film müziklerinden en sevdiğim:
jun miyake: the here and after



sahne I.

sanki bir tohummuş da topraktan bitmiş gibi kadınlar uzandıkları topraktan kalkıyor, beyaz kombinezonları toz toprak içinde. sonra toplaşıyorlar bir araya, ayrılıyorlar bir kenara. ayrılıyorlar yabancıdan. yabancı bir adam ama erkekler topluluğuna da yabancı, sanki sürülmüş gibi. kadınlar da yanaşmaya korkuyor yabancıya. sonra biri düşüyor kollarına, giyiyor kırmızı kombinezonu adamın ellerinden. kızıl elmayı havva değil adem veriyor bu defa ama sürgün elmadan önce başlıyor ve sonrasında kadın ve erkek topluluğu, ayrık iki grup bir araya geliyor, bir kere aşk değdi diye mi türlerine yoksa aşkı dışarda tutmak için mi?

sahne II.

açık hava, ağaçların arasında bir kadın, uzun şifon eteği ve bir adam yürüyorlar. kadın bırakıyor kendini sırtüstü, adam geçiyor arkasından tutuyor kadını düşmeden, güven sınavından geçiyor adam. sonra kadın parkın beton kısmına geçiyor ve yine bırakıyor kendini yere bu defa yüzüstü hem de betona, adam yine tutuyor kadını düşmeden, hep geçiyor sınavları adam.

sahne III.

sahnede bir oda dekoru, her tarafta sandalyeler var, sandalyeden başka bir şey yok odada, kapılar var sadece. kadın kör ve ilerliyor, adam önünden sandalyeleri kaldırıyor kadın geçtikçe, adam kendini heba ediyor bu uğurda ama kadına birşey olmuyor neticede. sonra kadının karşısına bir adam çıkıyor, sarılıyor da bir el geliyor onlara müdahele ediyor. müdahele dediysem sarılmayın diyen bir müdahele değil, şöyle sarılın diyen bir müdahele hani foucault'nun tarif ettiği pozitif baskı gibi.iktidar baskısını her zaman ne yapmamamız gerektiğini söyleyerek kurmaz, bazen de yapacağımız şeyi nasıl yapmamız gerektiğini söyleyerek kurar. böyle sevişilir der ama kadın ve adam direnirler, sonra el çekilir aralarından da adamla kadın artık kendi kendilerini baskılayan olurlar bir zaman ve sonra artık o baskının yokluğunu anlayıp da sarıldıkları ilk anın sıcaklığı.




sahne IV.

bir kadın ilerliyor, bir adam kadının önüne sandalye koyuyor. az evvelki sahnede bir adam bir kadının yolundan sandalye kaldırıyordu, şimdi tam tersi. kadın sandalyenin altından sürünerek geçiyor, başka bir adam geliyor sandalyenin üstünden geçiyor, sonra üçüncü adam sandalyenin üstüne başka sandalye koyuyor. kadın iki sandalye arasından yine estetik bir hareketle geçiyor, adam geliyor sandalyenin altından süzülerek geçiyor, bu hareketler ve sandalye yükseltmeler devam ediyor. bazen önümüze engeller konur ve tam da bu engeller yol göstericidir aynı zamanda, çit çekmek gibi.
sınırlar imkanlardır aynı zamanda.

sahneler böyle sürüp gittikçe pina'nın insanlarla ilgili detayları yakalayan ve bunu güzel temsillerle sahneleyen nazarı bende hayranlık uyandırdı, pina'yı anlatan sanatçıların anlattıkları ise imrenme duygusu.

pina'yı şu heykeltraş gibi hayal ediyorum, hani taşa bakıp da içinden çıkabilecek heykeli gören gibi, dansçılarından birine "sen çok kırılgansın, senin güçlü yanın da bu işte" diyen, diğerine " yalnızca aşk için dansetmelisin" ve diğerine "mimiklerini, jestlerini, hareketlerini sahiplen, onlar senin" tavsiyesinde bulunan, başka bir dansçıyı biraz daha delirmeye davet eden bir heykeltraş.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Diamonds Are a Girl’s Best Friend

Ah ne güzel şarkıydı Moon River… Beynimdeki Breakfast at Tiffany’s kutusunda Audry Hepburn’un yüzünden bile daha çok yer kaplıyor. Melankolik taşra kızının kahvaltısını yapmaktan büyük zevk duyduğu yer olan Tiffany’nin de başrolde olduğu o ünlü filmi nihayet seyredebildim. Audry Hepburn’ün bütün sevimliliğine rağmen film beni çok hüzünlendirdi… Holly (Audry Hepburn) ulaşmak istediği hedef için bir ileri- iki geri giderken içindeki büyük hüzün ve boşluktan dolayı yere yığılmamak için kendisini yoğun neşe ve özgürlükle(!) örülü bir kutuya hapsetmişti. Ona deli de deseler, sahtekâr da, Holly yine de kendisini koruyan kalkanını bırakmaya niyetli değildi… Bir gün filmin diğer kahramanı Paul çıkagelir, Holly ile tanışır, arkadaş olurlar. Paul Holly’nin içindeki boşluğu doldurduğundan mı, yoksa hüznünü bertaraf etmeye başladığından mıdır, Holly’nin içinde bir çeşit huzur bulduğu hapishanesinin duvarları sarsılır… Of Allah’ım ne korkutucu şeydir o! Sırtınızı güvenle dayadığınız şey (hapishane duvarı olsa bile) sarsılırsa ne yaparsınız? İçinizdeki boşluk ne olacak? O duvarlar olmadan ayakta kalabilir misiniz ki? Holly korkmakta çok haklıydı. Kim olsa onun yaptığı şeyi yapardı… Tabi ki onu sarsan adamdan kaçardı. Holly de kaçtı. Ancak bu işe yaradı mı? Cevabı biliyorsunuz; “hayır”. Çünkü sarsılan duvarları onarmak kolay değildir. İçinizdeki boşluğun dolmasıyla kendinizde fark ettiğiniz değişik hallerden vazgeçmek de… Hem zaten Paul’ün de dediği gibi; kaçmak sorunu çözmez, “sen” yine “sen”in yanındasın. Aslında Holly’i son anda uyandıran muhteşem Tiffany’nin muhteşem ve gösterişli mücevherlerinin tam tersine kraker kutusundan çıkmış basit bir yüzüktür (üzerinde Tiffany’nin ihtişamından nasiplenen harf işlemeleri vardır yalnız…).
Not: Kediye bayıldım, küvetten bozma kanepeyi, uyku bandını ve kulak tıkaçlarını çok çok sevdim…

3 Nisan 2011 Pazar

Bittersweet


Başka bir zaman... Başka mekanlar... Başka hayatlar... Başka kırgınlıklar. Ama hep kırgınlıklar... Ve umut... 'Belki bu sefer...'
Kadınların çok güzel, erkeklerin çok yakışıklı, herkesin darling, dear, honey ve telefon çevirme çubuklarının gerçek olduğu bir zamanın hikayesi Breakfast at Tiffany's. Hep masalsı değildir ilk karşılaşmalar belki ama Paul uyurken yangın merdivenine bakan pencereden odasıne giren Holly'nin güzelliği ancak bu kelimeyle tariflenebilir.
Hayatına bakıldığında kaynağı kolay kolay bulunamayacak bir canlılığa sahiptir Holly. Zengin bir adamla evlenip rahat bir yaşam sürme idealinin peşinde, nereye gittiğine ya da gidemediğine çok da dikkat etmeden devam eder.
Paul ise, mavi uyku maskesi ve yarıya iliklenmiş gömleği ile hayatına giren Holly'yi, "There was once a very lovely, very frightened girl. She lived alone except for a nameless cat." kelimeleriyle tarifleyecektir uzun zamandır ara verdiği yazarlığa dönüş yaptığı "My Friend" hikayesinin başlangıcında.
Holly ve Paul, 50 yıl sonrasının bugünü için dahi sıradışı geçmişlerini omuzlarında taşımaktan yorgun, daha önce yapmadıkları çılgınlıkları hayata geçirecekleri bir gün geçirmeye karar verirler birlikte. Sadece ikisine ait olacak bir gün. Filmin en eğlenceli dakikaları bu kararla başlar. Ve ihtimaldir ki her eğlence hüzne gebedir, zira o günün ardından, Holly kapatır kapılarını Paul'e.
Çok vakitler sonra karşılaştıklarında, Holly artık Paul'ün tanıdığı Holly değildir. Onu Holly yapan, Mr. Golightly'yi azad ederken ona söylediği cümlelerdeki vahşi yanını kaybetmiş, idelize ettiğini elde edebilmek uğruna, kendisini ehlileştirmiştir.
It's a mistake you always made trying to love a wild thing. You were always lugging home wild things. A hawk with a broken wing, a full grown wildcat with a broken leg, remember? There's something. You mustn't give your heart to a wild thing. The more you do, the stronger they get until they're strong enough to fly into a tree, then to higher trees, then to the sky.
Holly'nin hayalini kurduğu hayata her zamankinden yakın, kendisine her zamankinden uzak olduğu bu karelerden öyle bir hüzün taşar ki, hayal kırıklıklarının açtığı kesiğe basılan 'her işte bir hayır vardır'lar daha da anlam kazanır. Duvardaki çerçeve eğrilse olduğu yere çöküp ağlamaya başlayacak bir sinir buhranının eşiğinde kadınlar gibi. Orada ama aslında değil...
Mutlu sonla kapatır Breakfast at Tiffany's perdelerini ancak filmden mahoş bir tat kalır geriye. Ve... Yalnızlığın attığı çiziklerden kurtulmak için ruhunu satmaya hazır insan gerçeği... Uçuşan tülleriyle altına küçük bir kasabayı sığdırabilecek genişlikteki Holly şapkaları... Lacivert bir gecenin karanlığını siyah danteller altına gizlemiş duvar kağıtları... Parmaklar arasındaki sigaradan dağılan Audrey Hepburn zerafeti...
Ne Breakfast at Tiffany's ne de Audrey Hepburn ile direkt ilişkili ama biraz da gülelim...